SUÇLARI MAHKEMESİ İÇİN ANAYASA HAZIRLIYOR
Savaş Suçları Mahkemesi çalışmaları tüm hızıyla devam ediyor. Başta bu işi üstlenen ve organize eden, KASSAK Başkanı Salih Kurt olmak üzere, değerli komisyon üyeleri, ülkemizin yetkili kurumları titizlikle çalışıyor.
Osmanlı İmparatorluğunun son bulmasıyla başsız ve sahipsiz kalan İslam Dünyası ve mazlumlar inim inim inlemektedir. Batının köhneleşmiş güç ve şımarıklığı her geçen gün mazlumların üzerine çökmektedir. Avrupa’nın göbeğinde Müslümanların katledilmesi, Karabağ katliamları ardından Gazze saldırıları ile binlerce insanın canına kıyılmakta, soykırım yapılmakta ve mazlumlar hunharca öldürülmektedir. Bu büyük saldırılar sadece kaba kuvvetle çözülemez, ardından hukuksal bir düzenleme gereklidir. İşte bu hukuksal düzenleme için 3 yıldır hazırlık ve çalışma yapan KASSAK başkanı Salih Kurt ekibiyle birlikte konuyu kamuoyuyla paylaştı.
Akademisyenler ve Hukukçular ile çalışma yapan komisyonun araştırmaları Cumhurbaşkanlığı tarafından ele alındı ve Anayasasının hazırlanması için talimatlar verildi. KASSAK Komisyonu Başkanı ve komisyon üyeleri geçtiğimiz günlerde bir konferansta bir araya geldiler. Önemli konuların ele alındığı ve tarihe geçecek görüşmelerin olduğu konferanstan satırbaşları;
Salih Kurt : Değerli katılımcılarımız, değerli hocalarımız, değerli KASSAK “Karabağ Savaş Suçları Araştırma Komisyonu” Kurucu üyeleri konferansımıza hoş geldiniz. Efendim dünya devletleri konjonktüründe Birleşmiş Milletler ölçeğinde olaylara baktığımız ve değerlendirdiğimiz zaman Lahey’in inandırıcılığını yitirdiğini görüyoruz. Özellikle Birleşmiş Milletler Raportörü geçtiğimiz günlerde resmi twitter hesabından ; “Artık Lahey’in Birleşmiş Milletler olarak inandırıcılığını kaybettiğine inanıyoruz, bu yüzden Birleşmiş Milletler bünyesinde veya herhangi bir dünya ülkesinin başvurması üzerine bizler yeni bir “Savaş Suçları Mahkemisenin” kurulmasını değerlendireceğiz” açıklamasında bulundu.
Diğer taraftan prosödürleri incelediğimiz ve gelişmelere baktığımız zaman Doğu Türkistan’ın bir atılımını görüyoruz. Doğu Türkistan 2020 yılında başvuru yaptığını ve özel bir mahkeme kurdurduğunu görüyoruz.
Bizler de 2022 yılı itibariyle Türkiye’de bir Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nin kurulması için ciddi uğraşlar ve çalışmalar yaptık, yapmaya da devam ediyoruz. Öncelikli olarak yaptığımız çalışmalarda Savaş Suçları Mahkemesinin ana taslaklarını oluşturduk, bu taslakları üniversitelerdeki değerli hocalarımıza gönderdik. Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi Türkiye Komisyonu”nu yani “USSAK” kurduk . Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi “USSAM” ve “USSAK” olarak iki ayrı patent başvurusu yaptık ve onaylarını aldık. Bu işlemlerle beraber değerlendirmesi için Cumhurbaşkanımızın Danışmanlarından Prof. Dr. Uğur Çevik hocamıza elimizde bulunan verileri ve dokümanları gönderdik. Kendileri o dönemde yurt dışında oldukları için konuyu acil şekilde Cumhurbaşkanımızın Yardımcısı Cevdet Yılmaz Beyefendi’ye aktardılar. İncelemelerden sonra aldıkları ortak karar böyle bir mahkemenin devlet nezdinde kurulması gerektiğiydi. Bu çalışmaların aynı zamanda Adalet Bakanlığı’na da bildirilmesini istediler. Komisyon olarak söyleneni yaptık ve bakanlık bize konuyu gündemlerine alacaklarını ifade ettiler. Komisyonumuza STK, Üniversiteler ile çalışmalarınızı devam ettirin denildi. Tabii ki bu gelişmeler bizi ziyadesiyle memnun etti. Çünkü böyle bir yapının ülkemizde kurulması için devletin yetkili organlarının ilgi gösterdiğini ve inceleme yaptığını bilmemiz çok kıymetli ve değerlidir.
Çünkü son yıllarda dünyanın bir çok coğrafyasında ciddi insanlık suçları işleniyor. Bilindiği üzere şu anda Gazze’de bunun canlı bir örneğini yakından görüyoruz. Prof. Dr. Fahri Sakal hocamızın ifade ettiği gibi Filistin Gazze, Myanmarr-Arakan, Karabağ, Srebrenitsa, Doğu Türkistan gibi coğrafyalarda çok ciddi insanlık suçları ve soykırım işlenmiştir. Bu suçların ele alınması için bizler daha önce Siyonistlerin desteği ile kurulmuş Lahey’deki mahkemeden medet ummamız oldukça yanlıştır. Bizler Siyonistlerin desteği ile kurulan Lahey’deki duruşmalardan uygun bir kararın çıkacağına inanmıyoruz. Onlar ancak bir, iki kişiyi suçlu bulacaklar ve göstermelik, caydırıcılığı olmayan , niteliksiz cezanın ötesine gitmeyecek bir kararın çıkacağı kanısındayız.
Ancak savaş mağdurları açısından olayları ele alırsak, bugün Gazze’de yaşananlara baktığımız zaman, binler yaşlı, kadın ve çocuk mağdurlarımızın olduğunu görüyoruz. Ayrıca uluslararası 134 gazetecinin dahi bu bölgede öldürüldüğü bilgisine ulaşmış bulunuyoruz. Bölgede yetim ve öksüz kalan, mağdur edilen insanların miras haklarının ellerinden alınması için İsrail’in arka planda şöyle bir çalışma yaptığı bilgisine ulaşmış bulunuyoruz. Bugünün verilerine göre 8 bin 500 çocuk evsiz, yurtsuz ve ailesiz kalmıştır. Terör devleti olan İsrail bu çocuklar büyüdüklerinde bölgede miras talep edemesinler, ellerinden miras yetkileri alınsın diye bu çocukları Yahudi ailelere evlatlık verilmesi istenmektedir.
Bizlerin kanını donduran bu gelişme , yeni bir bilgidir ve tarafımızdan dünya kamuoyu ile ilk defa paylaşılmaktadır.
Doğu Türkistan’daki kardeşlerimiz Yahudilerin esareti altında olan İngiltere’de bir mahkeme kurabiliyorsa bizler hür ve özgür bir ülke olarak dünya halklarının haklarını korumak için böyle bir mahkemeyi Türk Devletleri’nin katılımıyla pek tabii ki oluşturabiliriz.
İnsiyatif alarak biran önce Gazze için, Filistin için, Doğu Türkistan için yapılması gerekenlerin yapılabilmesi için harekete geçilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun için Türk Devletlerinden oluşan kurucular kurulumuzun Adalet Bakanlığımızın değerlendirmesinde olduğunu biliyoruz. Mahkemenin biran önce kurulması Gazze’de zulüm gören bacılarımızı, çocuklarımızı, dedelerimizi, genç ve yaşlılarımız için bir umut ışığı olacaktır.
Azerbaycan Prof. Dr. Kerem Karabulut:
Bütün katılımcıları saygı, sevgi ve muhabbetle selamlıyorum. Böyle ulvi bir amaç uğruna herkesin elinden geleni yapması, mücadele vermesi şunu soncu ortaya çıkarmaktadır. Türk Dünyası ön planda ancak bütün İnsanlığın faydasına olacaktır. İnsanlığı koruma amacını güden çok güzel bir oluşumdur. Ben konumu daha çok Azerbaycan başlığı altında değerlendirmek istiyorum.
Türkiye –Azerbaycan emektaşlığı veya yardımlaşması öyle hemen başlamış bir durum değildir. Karabağ Savaşıyla ortaya çıkmış bir oluşum da değildir. Tarihi süreç incelendiğinde çok derin bir tarihi geçmişi olduğunu görüyoruz. Aslında kökten bir birliktelik olduğunu görüyoruz. Varoluşsal bir şeydir. Yani aynı millettir. Bir ailenin çocuklarıdır. Bunların birbirlerine karşı bir ötekiliği zaten olmamıştır. Örnek olsun diye yüz yıl önce Nuri Paşa’nın Azerbaycan’ın bağımsızlığı için neler yaptığı çok iyi bilinmektedir. Azerbaycan’ın başkenti Bakü’yü, 15 Eylül 1918’de Ermeni çeteleri ve Bolşevik birliklerinden kurtaran, Osmanlı Kafkas İslam Ordusu komutanı Nuri Paşa, 101 yıl sonra bile Azerbaycanlılar tarafından saygı ve minnetle anılıyor. Ağabeyi Enver Paşa’nın talimatıyla henüz 28 yaşındayken, 12 bin kişilik ordunun başına geçen ve kısa zamanda başta Bakü olmak üzere Azerbaycan’ın çeşitli bölgelerini düşman işgalinden kurtaran Nuri Paşa (Killigil) tüm Azerbaycanlıların gönlünde taht kurmuştur . Saygıyla her daim anılmaktadır.
Zeynel Abidin Tağıyev’in Kurtuluş Savaşı’nda Erzurum’a gelmesi orada yardımlar dağıtması. Mustafa Kemal Atatürk’ün ; Azerbaycan’ın kederi kederimiz, sevinci sevincimizdir, düsturuyla hareket ederek 1991 yılında ilk bağımsızlığını kazandığından günümüze kadar, kardeşlik hukuku devam etmiş ve karşılık görmüştür.
Haydar Aliyev’in iş başına gelmesiyle ikili projeler çoğalmış, doğalgaz, Kars-Bakü Demiryolu hattı hayata geçirilmesiyle iki ülke arasındaki emektaşlık veya dayanışma ekonomik ve sosyal alanlara daha çok yayılmıştır. Türkiye’nin Azerbaycan’a vermiş olduğu askeri destek ile 2020 yılında kazanılan Karabağ zaferine kadar ikili ilişkilerimizi daha da pekiştirmiştir. 30 Yıl boyunca Azerbaycan topraklarının esaret altından kurtulmasının en önemli sonucu ise Zengezur koridorunun açılacak olmasıdır. Bu koridorun açılması demek ülkede yeni bir dönemin, yeni bar çağın başlaması anlamına da gelmektedir.
Bu koridor ile Türkiye, Azerbaycan el ele tutuşacak, Çin, Rusya ve AB ülkelerinin tamamına yakınına da fayda sağlayacak ekonomik getirilerin olduğu bir dönemi başlatacaktır. Bu durumdan ABD büyük rahatsızlık duymaktadır.
Diğer taraftan bugün Filistin – Gazze’de ortaya çıkan soykırımın da aslında gerçek sorumlusu ABD’dir. ABD güçlü ve kendine yeten ülkelerin ortaya çıkmasını istememektedir. Ve güçlü ülkelerin oluşmaması için gerekli tüm hareketleri yapmaktadır.
Son olarak 15 Haziran 2021 yılında Türkiye ve Azerbaycan arasında Şuşa beyannamesi imzalanmıştır. Bu beyannamenin maddelerini incelediğimizde olağanüstü bir içeriğe sahip olduğunu görüyoruz. Beyanneme sadece Azerbaycan ve Türkiye’nin lehine değil, bölgenin gelişmesi için de büyük katkılar sunan bir beyannamedir. Uluslararası siyasi, sosyal, ekonomik, huzur, barış ve refah ortamının oluşturulmasını sağlamaya çalışan bir hedeftir.
Tüm bu gelişmelerin garantiye alınması Ermenistan – Azerbaycan arasındaki anlaşmaların işlemesi için, şu anda üzerinde durduğumuz komisyonların kurulmasının ve işlemesinin ne kadar anlamlı ve önemli olduğunu göstermektedir.
Şuşa beyannamesinde ifade edildiği üzere Türkiye ve Azerbaycan’ın ikili ilişkilerinin kuvvetli olması demek, bölgeye huzur, barış ve istikrarın gelmesi demektir. Dört yıldır özellikle üzerinde çalıştığım ve son günlerde gündeme gelen iki ülkenin ortak üniversite kurma projesidir.
Karabağ zaferinde bizler şunu gördük. Teknolojik üstünlük olmadan savaş kazanmak çok zor. Onun için bu üniversitenin teknik ve teknolojik açıdan ciddi eğitim veren bir kurum olması gerekmektedir. Kurulacak üniversite Türk Dünyasının ve Dünya devletlerinin zeki gençlerinin toplandığı , başta savunma sanayii olmak üzere, dünyanın en ileri teknoloji derslerinin verildiği bir üniversite olmalıdır. Yüksek ve ileri teknoloji üreten bir merkeze dönüştürülebilirse ve Türkiye – Azerbaycan birlikteliğinin bir üretim merkezi haline dönüştürülebilirse, iki ülkenin, bölgenin ve gelişimine imza atacak bilim insanlarının çıkabileceği bir kurum olur.
Diğer taraftan Zengezur koridorunun açılmasıyla birlikte Çin’den İngiltere’ye kadar sorunsuz ve direkt bir ulaşım ağı oluşacaktır. Bu durum bölgede çok önemli bir iktisadi alan oluşturacaktır. Diğer bir husus ise Türkiye –Azerbaycan’ın bir ticaret birliği kurmalıdır. Yani uzun dönemde AB’ye benzer bir ekonomik alanın bölgede oluşturulması mümkün olabilir. Bunu önce Azerbaycan – Türkiye başlatmalı ardından zamanla bölge ülkeler bu topluluğa dahil edilmelidir. Yanlış politikalarından vazgeçmesi kaydı ile Ermenistan dahi bu ekonomik topluluğa dahil edilebilir. Ve böylece bu oluşum AB’nin Asya’da benzer bir şekli oluşturulabilinir. Ayrıca Sağlık Serbest Bölgesi de oluşturabilirler. Çünkü Türkiye son yıllarda sağlık sektöründe çok ciddi mesafeler almış durumdadır. Azerbaycan ile Türkiye gücün birleştirip, sağlık serbest bölgesi kurabilir. Başta Türk dünyası bu bölgeden yararlanabilir. Yine iki ülkenin başını çektiği ve diğer Türk ülkelerinin de dahil olacağı şekilde, kültürel birliği oluşturabilecek ortak uluslararası nevruz festivali “21 Mart Nevruz’dur biliyorsunuz” yapılabilir. Bu festival dönüşümlü olarak Türkiye ve Azerbaycan’da gerçekleştirilecektir denir ve diğer Türk dünyası buna dahil edilebilinir.
Bütün bu saydığım projeleri hayata geçirmek için Ortak Dil Birliği çalışmalarının gerekli olduğunu sizlere söylemek istiyorum. Bu çalışmaların hayata geçmesi ve kolaylaştırılması için hukuka bağlı olması gerekmektedir. İşte onun için Uluslar Arası Savaş Suçları Mahkemesi gereklidir. Özellikle Karabağ temelli büyük bir zarar vardır. Benim hesaplamalarıma göre Ermenistan’ın 1 tirilyon dolar civarında Azerbaycan’a tazminat ödemesi gerekiyor. İşte kurulacak bu tür mahkemeler belki bahsettiğim bu konuların da takipçisi olabilir.
Aynı şekilde Ermenistan’ın mağdur olduğu bir durumda da bu mahkeme onların da hakkını koruyabilir. Yani bu mahkeme mağdur olanların haklarını savunmak için kurulmak istenmektedir.
Komisyonumuz kurulduğu andan itibaren çok ciddi katkılar sunan değerli hukukçu Mustafa Kuran hocaya sözü vermek istiyoruz.
Tüm Hukukçular Derneği Başkanı Mustafa Kuran:
Efendim can Azerbaycan ve Aziz milletimizin müşterek yayınına Kassak ve Ussam adına katılmaktan onur duyuyorum. 400 milyona yakın Türk Dünyası, 2 milyara yakın İslam dünyasının bir araya gelerek Türkiye öncülüğünde , Türkiye elini kuvvetlendirmek üzere, USSAM “Uluslar Arası Ceza Mahkemesi’nin kurulmasının şart ve zaruri olduğunu buradan ifade ederken, Aziz Can Azerbaycan halkına ve Aziz milletimize en derin sevgi ve saygılarımla sözlerime başlamak istiyorum.
Bugün bu asırda dünyada görülmemiş olan, bir soykırım suçu işlenmekte ve bütün Avrupa memleketlerine ABD ‘ye rağmen maalesef insan haysiyetini ayaklar altına alan bu zulme karşı sesini çıkarmamalarının, derdini , ızdırabını duyanlardan birisi olarak katılmak istedim.
Tekrar tekrar ifade etmek isterim ki, Siyonistlerin tesiri altında olan Lahey’de İslam dünyasının lehine karar vereceğine inanmayanlardan biriyim. Herkes bunu bilsin. Siyonistlerin hakim olduğu bir mahkemenin Müslümanlar lehine bir karar vermesi ve onu icrai bir noktaya getirmesinin mümkün olmadığını herkes bilmeli ve vicdanında bunu iyice tetkik etmelidir.
Diğer taraftan Can Azerbaycan halkına Ermenilerin yaptığı saldırı ve mağduriyetleri ortadan kaldırmak, Azerbaycan’ın haklarını korumak için kurmuş olduğumuz KASSAK ve şu anda da oluşturmaya çalıştığımız USSAM ile güzel hizmetler yapmak istiyoruz.
Biz 3,5 yıldır bu çalışma içerisindeyiz. Ancak geçtiğimiz aylarda ortaya çıkan Gazze saldırıları çok başka. İnsanlığın ayaklar altına alındığı bir durumdur. İnsan haysiyetinin yok edildiği bir durumdur. Medeniyet adına canavarlığın dışında bir şey görmediğimiz bir vakadır. Günde 200 – 300 yüz çocuğun, kadının sebepsiz, hunharca öldürülmesi, dünyada ve dünyayı yönetenlerin yüz karası olarak kabul edilmelidir. Amerika, İsrail ve Siyonistlerin tümü başta olmak üzere bu dünya onlar için cehennem olacaktır. Bu zulüm, bu işkence nereye kadar devam edecek? Bu medeniyet denilen canavar insanlığı yok ediyor, bu medeniyet denilen canavar insan haysiyetini ve hayatını yok ediyor. İşte bizler yine Salih Kurt’un başkanlığında, bendeniz Avukat Mustafa Kuran Tüm Hukukçular Birliği Başkanı Olarak, şu gerçeği dile getirmek istiyorum. USSAM Allah’ın izniyle, mutlaka Türkiye’de, Türkiye’nin önderliğinde kurulmalıdır.
Müslümanların ve Türklerin lehine şu ana kadar hiçbir karar vermeyen Lahey’in bir karşılığının olması gerekmektedir. Bugün bin yıllık medeniyeti olan Türk devletlerinden çok değerli akademisyenlerimizin iştirak ettiği, Ortadoğu’dan dünyaca tanınmış hukukçularımızın bizlere iştirak ettiği bir çalışma inşAllah ki Türkiye’de temelleri atılacaktır. Bu konuda adalet bakamımız bizlere güzel haberler vermektedir. Biz inanıyoruz ki Gazze’de hayatını kaybeden çocuklarımızın, annelerimizin, yaşlılarımızın, gençlerimizin haklarını sonuna kadar koruyacak, irayetli bir mahkemenin, irayetli hukukçu kadrosuyla teşkil etmesi gönüllere su serpecektir. Siyonistlerin karşısında olan 2 milyar 400 milyonluk bir topluluğun müşterek mahkemesi olarak hayat bulacaktır.
Bu çalışmada emeği geçen herkese kalbi duygularımla teşekkürlerimi sunuyorum. Allah bu aziz milletin, can Azerbaycan’ın önünü açık tutsun. Hocalarımızın ifade ettiği çok güzel sözler ve büyük projeler içimizi ısıtıyor. Türkiye Cumhuriyeti, Can Azerbaycan ve tüm TürkiCumhuriyetlerinin katılımıyla büyük bir güç oluşturulursa mazlumlar ve Müslümanların eziyet görmesi son bulacaktır. Bu güç onların hak ve hukuklarını koruyucaktır. Mevlam aziz Türk milletini korusun.
Gazze’de , Filistin’de Siyonist İsrail’in yaptığı tüm zulümlerin, insanlık haysiyetini zedeleyen davranışlarının cezasını Türkiye Müslümanlarının elinde cezalandırılmaları kalbi duamız ve talebimizdir. Allah bizi dinleyenleri, bu aziz millete, kurana bayraklık yapmış olan bu aziz milletimizi korusun .
Prof.Dr. İnanç Özgen
Böyle kutsal bir birliktelikte sizlerle olmaktan büyük bir memnuniyet duyuyorum. Önemli üzerinde durduğumuz konu savaş suçlarının çevre birleşenleri üzerine etkileridir. Savaşların sadece insanlar üzerinde etkileri olmuyor, birleşenler olarak nitelendirdiğimiz çevre üzerinde de etkileri oluyor. İnsanın yaşadığı toplum içerisinde ekosistem unsurları da var. Savaşın olduğu bölgede bitki çeşitliliği, hayvan çeşitliliği. Bu etkenler de savaşlardan direkt etkilenen hususlar içerisine girmektedir. Nagasaki ve Hiroşima’da atılan bombaların yıllar geçmesine rağmen Japonya’da halen etkilerinin devam ettiğini görüyoruz. Rusya’da Çernobil faciasından sonra Karadeniz Bölgesini yakından etkileyen büyük çevresel sıkıntılar patlak verdi. Halan kanser vakaları ülkemizde de olmak üzere devam etmektedir. Yine biyolojik savaş dediğimiz ve global devletlerin savaşlarda uygulamış oldukları biyolojik unsurların savaşlarda kullanılmasını içeren silahlar büyük önem taşıyor. Özellikle böcekler, mikroorganizmalar vasıtasıyla büyük küresel bir yokluk, toplu ölümler meydana getirilmeye çalışılıyor. Tabii bunların en önemli unsurlarından birisi kıtlıktır. Bakın son yıllarda yaşadığımız pandemide bunu çok yakından gördük. O salgında en büyük kıtlık gıda üzerine oldu. Bugün yine Mezepotomya dediğimiz Fırat ve Dicle nehrini de içerisine alan bölgelerde sürekli bir huzursuzluk, çatışma oluşturulmaya çalışılıyor. Bu çatışmalar, savaşlar bir din savaşı gibi görünse de bunun bir ekonomik ve çevresel unsurları da içerisinde barındırıyor. Bugün büyük devletler ele geçirdikleri o ülkelerin tarımsal nüfusunu da ele geçiriyorlar. Suriye’de Golan tepelerinin ele geçirilmesi İsrail’in en büyük tarım devletlerinden biri olmasını sağladı. Bugün bir çok yerin çölleşmeye başlaması tohumların kasalar içerisinde saklanmasına sebep olmuştur. Yine bugün Suriye ve Filistin’de kültürel varlıklar Müzeler başta olmak üzere büyük tahribata uğradı. Buralarda bulunan tarihi eserler, el yazmaları kaçırıldı, alındı, yağmalandı, talan edildi. Lahitlerde çıkan önemli unsurlar Mezepotomya’daki önemli unsurlar kaçırıldı. İşgalci güçler saldırdıkları ülkelerin sadece insanlarını sürmüyor. Saldırdıkları ülkelerin bitkilerini, tohumlarını, hayvanlarını, biyo çeşitliliğini de sömürüyorlar. Böyle bir kutsal dava içerisinde tabi iki Salih Başkan’ın çok önemli rolleri var. Böyle kutsal bir davada bizlere de görev verilmesi, davet edilmemiz bizleri ziyadesiyle memnun etmiştir.
Önemli varlıkların, bölgesel zenginliklerin yurt dışına kaçırılması bir felakettir. Biyolojik ve zoolojik varlıkları incelemek için insanlar kendi ülkelerinden kaçırılan zenginlikleri görmek için yurt dışındaki müzelere gidip, para verip görmek zorunda kalıyor. Bu anlatılanlar çerçevesinde Savaş Suçları Mahkemesinin kurulması gerekli ve önemlidir.
Sosyolog Elif Lale Kırcı
Bıçak soksan gölgeme,
Sıcacık kanım damlar.
Gir de bak bir ülkeme:
Başsız başsız adamlar…
Ağlayın, su yükselsin!
Belki kurtulur gemi.
Anne, seccaden gelsin;
Bize dua et, emi!
Sizleri üstad Necip Fazıl Kısaküreğin bir şiiri ile selamlamak istedim. Saygıdeğer tüm katılımcılara diledikleri için teşekkür ediyorum. Bugün savaşı , soykırımı konuşuyoruz. Efendim ben bu konuşmamda savaşın çocuklarını, savaşın çocuklar üzerindeki etkilerini, sosyolojik ve psikolojik etkilerini ele almaya çalışıcağım. Öncelikle şunu ifade etmek isterim ki, son zamanlarda dünyada yaşanan depremler, seller, afatlar, yangınlar ve savaşlar nedeniyle hepimizin bir seferberliğe, üstadımız Necip Fazıl Kısaküreğin de ifade ettiği gibi bir anne duasına ihtiyacımız var. Dünyanın dört tarafında savaşlar var. Bu savaşlarla çok büyük yıkımlar gerçekleştirilmektedir. Bu dönemde bir çok savaşa ve milyonlarca insanın yaşamını yitirmesine hep birlikte şahitlik ediyoruz. Her şey biz yaşanırken oluyor ve tarih biz yaşarken yazılıyor. 2.ci dünya savaşından sonra büyük bir afat yaşanmış ve cephelerde yaşanan savaşlar giderek azalmıştır. Artık dünyada meydana gelen savaşlar vekalet savaşları kapsamında gerçekleşmektedir. Savaşların çocuklar üzerinde getirdiği olumsuz sonuçlar arasında sakat kalma, öldürülme, işkence ve kötü muameleye maruz kalma. Ebebeyinlerinin yaralanması, ölümü. Şiddetin bir çok boyutu var biliyorsunuz psikolojide . Bunların mağduru olmak ve aynı zamanda bunların faili olma durumları . Çocuk asker olarak savaş meydanlarında bulunma durumları. Zorunlu göçe tabi olmaları, gidilen yerlerde dışlanma, şiddete maruz kalma, politik dışlanmaya maruz kalma, aşırı politik ve milliyetçi duygular edinme. Hastalık, yoksulluk, yetersiz beslenmeyi sayabiliriz.
Savaşın olduğu coğrafyalarda bulunan çocuklar bir vahşete şahitlik ederek büyüyorlar. Bu travmanın devamında da artık hep tetikte oluyorlar. Depresyon, anksiyete gibi psikolojik hastalıklar başta olmak, üzere savaşa şahit olma durumu, aynı zamanda çocuklarda şizofreni ve bipolar bozukluğu gibi hastalıklara da yol açabilmektedir. Bütün bunların ötesinde savaş psikolojisi daha temkinli, daha tetikte, insanlara güvenmeyen, insanlara bağlanmakta sorunlar yaşayan bir karektere bürünmelerine de neden olmaktadır. Çözülmemiş savaş travması, yetişkin hayatlarında kendilerine ruhsal problem olarak geri dönmektedir. Bilindiği gibi çocuklar ebeveynlerine her yaşta ihtiyaç duymaktadır. Yetişkin bireyler olmamıza rağmen, duygusal durumlarımız yüksek olduğunda anne ve babalarımıza çok büyük ihtiyaç duymaktayız. Oradaki çocukların ihtiyaçlarını hissetmemiz için bir örnek vereceğim. Mesela bir çoğumuzun çocuğu vardır. Evde çocuklarımızdan biliyoruz. Evde ki oyuncaklarından birisi kaybolsa, yerinden oynatılsa, büyük tepkiler veriyorlar. Evde bazen terör estiriyorlar. Dolayısıyla savaş esnasında ebeveynlerini kaybeden, evlerinden, ortamlarından mahrum kalan çocuklar psikolojik olarak büyük yıkımda oluyorlar. Bu sadece savaşa maruz kalan çocuklarda olmuyor. Sosyal mecralardan savaşı gören ve onları izleyen çocuklarda da travmatik belirtiler ortaya çıkıyor.
Çocuklara yönelik ihmal ve istismar konularında uzmanım. Her konuşmamda da altını çizerek ifade ediyorum ki, çocuklar artık her şeye ulaşabiliyorlar. Cinsel temalara ulaşabiliyorlar. Çocuklar sosyal mecaralardan kendi akranlarının, bebeklerin katledildiklerini izlediklerinde dünyaya karşı güvenleri sarsılmış oluyor. Dolayısı ile sadece savaşın içerisindeki çocuklar değil, bunları sosyal mecralardan izleyen hassak çocuklar da savaştan etkileniyor. Bu olumsuz gelişmeler sayesinde travmatik bir toplum ortaya çıkıyor. Bizler doğduğumuz ailemizle ayakta kalıyoruz. Bunlar vasıtası ile hayatımızdaki düşünce temalarını geliştiriyoruz. Ailemiz hayatımızdaki birinci kişilerdir. Ve bizler bu birinci kişiler sayesinde hayat görüşlerimizi oluşturuyoruz. Tüm ilk deneyimlerimizi hayatımızdaki bu kişilerin etkileriyle yaşıyoruz. Ancak savaşı yaşayan çocukların ellerinden aileleri dehşet bir şekilde alınıyor, kimsesiz bırakılıyor. Bu çocuklar daha sonra da mülteci kamplarına, akrabalarının yanına veya devlet kurumlarına gönderiliyor. Bu çocuklar ailelerini kaybettikleri için ömürleri boyunca bir güvensizlikle ve şüphe ile bakıyorlar. Ergenlik dönemlerini sağlıksız geçiriyorlar. Ve patolojik sorunları olan bireyler haline gelebiliyorlar. Size bunu daha iyi anlamanız için bir örnekle açıklamak istiyorum. Şimdi temeli sağlam olmayan bir bina yapıyorsunuz, bunun ilk katında çatlaklar ve dökülmeler var. Biz yine de o aparmanı tamamlamak için çalışıyoruz. Ancak en küçük bir şiddette 7 katlı yapımız yıkılacaktır. Tam da bu noktada savaş geçirmiş, savaşa maruz kalmış çocuklarda da bu binadaki gibi çatlaklar oluşuyor. Bu bireyler yetişkinlik dönemlerinde bir şiddetli durumda eski travmalarını yeniden yaşıyorlar. Çocukluk bir insanın anavatanıdır. Çocuklar ilk 5 yaşlarında karakteristik yapılarını oluştururlar. Çocuklar bu dönemlerde aldıkları yaralar, travmalar ileride başkalarının yaralanmasına, ölümlerine, üzülmelerine sebep olabiliyor. Çocukluk dönemlerinde istismara uğrayan kişi daha sonra hapisten çıktıktan sonra, kendisini istismar edemeyen kişiye ulaşamayınca, masum başka bir kişiyi gidip öldürebiliyor. Bugün savaşlarda ailelerini birinci dereceden ebeveynlerini kaybeden çocukların ileride nasıl olacaklarını hissetmenizi istiyorum. Bu çocuklar şiddetin yanında sömürgeye maruz kalan bir yapının da kurbanı olmaktadırlar.
Hiç savaş mağduru çocuk tanıdınız mı, bu dehşeti yaşayan bir çocukla arkadaşlık ettiniz mi, savaşta ailesini, kardeşlerini, anne-babasını kaybetmiş bir çocukla arkadaşlık yaptınız mı? onların psikolojilerini gördünüz mü, anladınız mı? işte bunların yanında savaş görüntülerini televizyondan izleyen çocukların psikolojileri de yine kötüdür. Sıcak savaşın içiresinde olmasak dahi televizyonlarda gördüklerimizle aslında savaşın içerisindeyiz, ondan etkilenenler arasındayız. Şimdi bizler nasıl bir toplum oluşacak ve biz bu topluma nasıl yardımcı olacağız gerçekten bilemiyorum, bu yıkımı nasıl telafi edeceğiz onu bilemiyorum.
Çünkü savaş sadece çocukları, anneleri, babaları, insanları değil, ülkeleri de yok ediyor. Ülkelerin kültürlerini de yok ediyor. Onların yeniden yapılanması, eski haline gelmesi çok uzun zaman alıyor. Ancak ölenleri geri getiremiyorsunuz. Düşünüyorum da İnsan Hakları Mahkemeleri, BM, Nato neden var? Yani Gazze’de daha ne kadar çocuğun ölmesi gerekiyor? Birleşmiş milletler neden hala oraya müdahale etmiyor. Mahusuni şerif’in yıllar öncesinden katil dediği okyanus ötesinden Amerika, bir Irak’a, bir Suriye’ye, bir Gazze’ye uzanıyor. Bu ülkelerin hiç birisinde direkt kendisi yok ama vekalet savaşı yürütülüyor. ABD eski başkanı Donald Trump Küdüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı. Devrilmeden önce Filistin’in başkenti Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdıklarını duyurmuştu. İşte İsrail bugün soykırım yaparken gücünü nereden alıyor işte ona bakmak lazım. Burada vekalet savaş yapılmaktadır. Bunu ifade etmek için bu büyük devletlerin isimlerini terennüm ederek belirtmek istedim. Şu ana kadar Gazze’de 30 bin insan katledildi. Bunun 3’te 1’ini çocuklar teşkil ediyor. Bu istatistiklere göre çok büyük bir rakam. Çocukların zihin dünyasında tamir edilemeyecek yaralar açan bu Siyonist rejimi her platformda ve burada da tekrar şiddetle kınıyorum. Ve bu insanları lanetliyorum. Bu zulme sessiz kalan Müslümanları da kınıyorum. Gazzenin 2 milyon 3 yüzbin nüfusunun neredeyse yarısı çocuklardan oluşuyor. İsrail’in ablukası altındaki Gazze şeridine yönelik saldırılarında hayatını kaybeden çocuk sayısı dünyada son üç yılda öldürülen çocuk sayısının üstündedir. Savaşların, soykırımın olmadığı, savaşların olmadığı, sivillerin katledilmediği bir dünyanın kurulmasını temenni ediyorum. Tüm katılımcılarımıza hürmetlerimi iletiyorum.
Salih Kurt: Sayın Elif hanım bir soru yöneltmek istiyorum . Gazze’deki çocukların kurtulması, psikolojilerinin tedavisi için çocukların gelişimine katkı sağlamak için Türkiye olarak neler yapabiliriz?
Sosyolog Elif Lale Kırcı : Yani Filistin’deki annelerinin ve çocukların haklarını savunmayan liderler en az İsrail kadar suçludur. BM Çocuk Haklarına taraf olan tüm ülkelerin şu anda gazzedeki katliama dur demek zorunda olduklarını düşünüyorum ve en az onlar kadar suçlu olduklarını düşünüyorum. Türküye olarak biz elimizden geldiği kadar bu ateşkesin sağlanması için ve savaş sonrasında hayatta kalan çocukların bu travmalarını, ruhsal yaralarını sarmak için tüm Müslümanlar , uluslararası kamuoyunun Gazzedeki savaşı biran önce durdurup, barış sağlanmaları yönünde diplomatik çalışmalar yapmaları gerektiğini düşünüyorum. Gazzen’nin dünyaya açılan tek kapısı biliyorsunuz Mısır’a açılan Refah kapısı, yani şu anda mazlum Gazze halkı ateşkes için yavarırken, İsrail terör devleti refah kapısını tam olarak açmıyor. Dolayısı ile açılmadığı için sivil toplum örgütlerinin yardım malzemeleri de içeri verilemiyor. Refah kapısının ne tam açık, ne de tam kapalı olmasının nedenlerinden biri bence İslam dünyasının tepkisini almamak adına kapıyı kısmen açık tutuyor Mısır. Ve yardımların gitmesini engelleyen ve o bölgede İsrail’e tek destek veren ülke bana göre Mısır’dır. Özellikle çocuklar ve kadınların o bölgelerden kurtarılmaları için ciddi bir komisyonun kurulması gerektiğini ve liderlerin zorlanılması gerektiğini, kamuoyunun baskı yapması gerektiğini düşünüyorum.
Daniel Voli , Avrupa Parlamentosu Üyesi
Teşekkür ediyorum bana bu fırsatı tanıdığınız için. Şu anda İngiltere’deyim. Türkiye’de Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nin kurulması için yapılan çalışmaları yakından takip ediyorum. 8 Mart’ta İsrail ile ilgili bir karar verilecek. Onun için çok fazla bir açıklama yapmak istemiyorum. Ancak savaş ve savaşta yapılan şiddet bizi derinden üzüyor.
Süleyman Akdemir Yeni Yüzyıl Üniversitesi Hukuk Fakültesi
İyi günler diliyorum. Kendimi tanıtmak istiyorum. Yeni Yüzyıl Üniversitesi Hukuk Fakültesinde görevliyim. Doktoramı Ordinalyüs Profesör Hulki Dönmezer danışmanlığında yaptım. Mağdurun korunması üzerineydi. Daha sonra anayasa bilimi üzerinde çalışmalarım oldu. Bir anayasa hukuku var, bir de anayasa bilimi var. Anayasa bilimi , bu tür kurumların nasıl kurulacağını anlatan bilimsel çalışmaları ifade eder. Anyaasa hukuku ise, bir ülkedeki yürürlükte olan mevzuatı ifade eder. O bakımdan benim çalışmalarım daha çok bu siyasal kurumlar ve siyasal kurumların günümüzde nasıl olması gerektiğine ilişkin oldu. Böyle bir hareket, böyle bir çalışma olunca haberimiz olduğu gibi katılmak istedik. Salih Başkanımız sağolsunlar bizleri de bu toplantıya davet ettiler. Konuşmalar ışığında kendi bireyselliğimle neler yapabilirim, ne gibi bir katkı sunabilirim diye düşünmeye başladım. Bir hususu daha işaret etmek istiyorum. Uygarlık tarihi dersleri de vermekteyim. Uygarlık konusunu neden ifade ediyorum. Çünkü bizler uygarlıkları ikiye ayırıyoruz kuvveti üstün ve hakkı üstün . Bu ayrım insanlık tarihinin getirdiği bir ayrımdır. İnka ile astekler, mezapotamya ile mısır bunlar birbirini takip eden uygarlıklardır. Mesela İbranilerle eski Yunan, Romalılarla Hristiyanlık, İslamiyetle Batı gibi. Dönem dönem bu döngü birbirini gece ile gündüz gibi takip ederler. Şimdi biz kuvveti üstün tutalım. Mesela Eski Mısır gibi, Eski Yunan gibi, Eski Roma gibi ve bugün ki Batı gibi. Maalesef gücü egemen kılarak dünya üzerinde hükümranlık ve sömürünün merkezi haline geliyorlar. Tabii burada da bir çatışma ortamı oluyor. Bütün dayandıkları sistem çatışma esasına yöneliktir. Diğer uygarlıklar ise Mezepotamya olsun, İslam uygarlığı olsun, İbrani uygarlığı olsun Hak’kı üstün tutma esesanı dayanır. Şimdi bu çağı da ben bunlara “Batış Uygarlıkları” diyorum. Özellikle Batının en karanlık olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Bu tür olayların gelişmesi de bu uygarlık anlayışının bir sorunu olarak ortaya çıkıyor. Gerçekten de insanın ne doğa bakımından, ne çocuklar bakımından , ne büyükler, ne küçükler bakımından yaşanmayacak olan felaketleri yaşıyoruz insanlık adına. Bu hususa işaret ettikten sonra neler yapabiliriz?
Roma statüsü var, diğer sitatüler var. Bunlardaki anlaşma metinlerini aldığımızda biraz önce ifade ettiğim anlayışı baz aldığımızda onlara güvenilmeyeceği ortaya çıkıyor. Bunlara güvenilip, güvenilmeyeceği, sözleşmelerin yerine getirilip, getirilmeyeceği soru işaretleri de bulunuyor. Dolayısı ile bizim sözleşme bakımından “Uluslararası Ceza Mahkemesi”Statüsünü oluşturacaksak böyle bir Uluslararası suçlarla ilgili olarak, komisyon kuracaksak, bunun statüsünü Hak’kı üstün tutacak şekilde kurmamız gerektiği kanaatini taşıyorum. Böyle bir sözleşme istenmesi veya talep edilmesi halinde katkım olabilir. Bunu ifade etmek istiyorum.
Bizim ceza hukukumuzda iki sistem vardır. Birisi tahkim, diğeri ise tahkik sistemidir. Tahkim sistemi atama esasına dayanır. Tahkim sistemi ise seçme esasına dayanır. Biz uluslararası bu tür bir mahkemeyi kurarken Tahkim sistemine göre mi, yoksa itham sistemine göre mi kuracağız? Bunun öncelikle belirlenmesi gerekiyor.
Diğer taraftan bu tür sözleşmeler yapıldığı zaman, katılacak ülkeler, hangi tanımlarla katılacaklar ve nasıl katılacaklar? Bence bu durum tarihi bir fırsattır. Azerbaycan ile Türkiye böyle bir sistatüyü oluştururlarsa ve diğer ülkelere de acırlarsa, ben burada İslam ülkelerini de kast ediyorum. Çünkü İslam hukukunda çok önemli bir Medine Sözleşmesi var. Medine Sözleşmesine dikkat edilecek olursa, Mekke’den Medine’ye göç eden Peygamberimiz (s.a.v), bütün kabileleri müşrik, Müslüman, Hristiyan, Yahudi ayrımı yapmaksızın sözleşmenin içerisine koyuyor. Uzlaşmaya dayalı, birlikte yaşama formüllerini geliştirecek bir anayasal metin hazırlıyorlar. Belki de dünya tarihinde en önemli belgedir. Anayasal metindir? Neden? Çünkü o birleşenler bir araya gelerek kabile hayatından devlet hayatına geçiyorlar. Devlet hayatında da hakem başkanı seçiyorlar. Ve kendi içlerinde serbest olmakla birlikte, arada çıkan ihtilafları tahkim usulüyle çözmeyi ve zararları gidermede de kısas ve diyet usülünü kabul ediyorlar.
Şimdi biz böyle bir sözleşme hazırlayabilir ve insanlara , insanlığa sunabilirsek. Bu oluşuma Azerbaycan ve Türkiye öncülük ederse, yarın bir ülke Bulgaristan, İrlanda , Brezilya fark etmez hepsi dahil olabilir.
Bir diğer çalışmam ise insanlık üzerinedir. Nasıl Hz. Muhammed (s.a.v) yine der; bu sözleşmeye taraf olan insanları belirlerken Hristiyan, Yahudi, müşrik gruplar ayrımını yapmadan insan sıfatıyla hareket ettiyse, bizim kurulacak olan mahkemenin de bu sıfatla ve bahsedildiği gibi kurulması kanaatindeyim.
Diğer taraftan bu mahkeme iki şeyi öne çıkartmalıdır. Birisi arabuluculuk diğeri ise tahkim. Tahkimde de, arabuluculukta da atama sistemi yerine seçme sistemi oluşturulabilir. Ve ilan edilebilir. Mesela ülkeler hakemlerini buraya gönderecekler, ihtilaf haline seçim olacak ve öyle karar verilecek. Yoksa atanmış hakimlerle olduğu zaman bugün ki Lahey’deki gibi olur. O zaman karar nasıl etkilenecek, nasıl etkilenmeyecek gibi sorunlar olur. Halbuki her ülke hakemlerini belirler, ihtilaf halinde bu hakemlerin heyet oluşturması halinde , kendilerinin seçtikleri hakemler vasıtasıyla karar verildiği zaman, uzlaşma zemini ortaya çıkar.
Şimdi burada ne söylenmek istiyorum;
1.Uluslararası alanda böyle bir sözleşme, böyle bir metin yok maalesef. Böyle bir metin oluşturabiliriz. Böyle bir metin için Türkiye onay verirse, Azerbaycan da buna katılır ise. Bu metin bütün dünyaya örnek olacak bir sözleşme olur. Katılan ülkelerin yargısını üzerine alarak, gerçek manada adil bir sistemin önünü açabilir. Yani bu insanlık tarihinde önemli bir kırılma noktası olabilir.
Ancak bizde maalesef hukukçularımızın bir özelliği var. Hukuk sistemlerini alırken, batıdaki hukuk normlarını alarak bir sistem oluşturmaya çalışıyorlar. Böyle yaptıkları zaman da farkına vararak veya varmayarak onların güdümüne girmiş oluyorlar. Bunun yerine biz özgür , tamamen orijinal, tamamen Hak’kı üstün tutan, hakkı –hukuku koruyan, gerçek manada insanlığı esas alan bir metin oluşturarak, insanlığa sunabiliriz.
Eğer talep edilirse, mutfak tarafında her zaman çalışmaya , o bahsettiğimiz statüyü oluşturmaya elimden geldiğince katılırım. Ve bunun hayata geçirilmesiyle ilgili katkıları sağlayabilirim.
Uluslararası Ehlibeyt Derneği Başkanı Cesim Zeydanlı
Bismillahirrahmanirrahim,
Allah’ın ve Allah Rasulünün selat ve selamı , ehlibeytinin, asabının ve bu güzel çalışmayı düzenleyen kardeşlerimizin ve katılımcıların hepsinin üzerine olsun. Hepinizi saygı, selam ve hürmetle selamlıyorum. Allah hepinizden razı olsun. Efendim insanlık tarihinin hz. Adem ile başlayan kısmından günümüze kadar, biraz önceki konuşmacımızın da Allah Razı olsun çok güzel belirttiği gibi Hak’kı üstün tutabilmek. Güçlü olandan değil, haklı olandan yana olabilmek, insanlık vasfıdır ve dinimizin de gereğidir. Bütün dinler Hz. Adem (a.s)’dan, Hz. Peygamberimiz Muhammed (s.a.v) Efendimize kadar bütün dinlerin adı İslam’dır. Neden? Hak’kı üstün tutmak üzere insanların iyilik, birlik beraberliği için, huzuru için, Allah celle tarafından seçilen elçiler vasıtasıyla bize bildirilmiştir. Bu ölçü içerisinde Cenabı Hak Buyururlar ki; Efendimiz (s.a.v) vasıtasıyla “Bir kötülüğü gördüğünüz zaman elinizle, buna gücünüz yetmezse dilinizle, buna da gücünüz yetmezse kalbinizle onu kötülüyerek, ona buğuz ederek, onu izole etmeye, yok etmeye çalışın”. Diğer bir ayette ise Hud Suresi’inde Rabbimiz buyururlar ki; “ Sakın zalimlerin zulmünden taraf olma yoksa bu ateş size dokunur.” Bu ayetin tefsirlerinde müfessirler şöyle buyururlar; zulümden yana olduğunuz zaman, Allah başka bir zulümle sizi zelil eder. Efendim insan ve Müslüman olarak bizim görevimiz, iyiliği emretmek, kötülüğü engellemektir. Şu anda bu programı düzenleyen güzide, güzel kardeşlerimiz ve siz güzel insanlar, şu anda sizin yaptığı iş iyiliği emretmek, kötülüğü engellemektir. Bu da savaş meydanında savaşan mücahidin sevabıyla aynıdır. Sizi müjdelemek istiyorum. Bu sevap sizin hanelerinize yazıldı. Allah hepinizden razı olsun. Savaş Suçları Mahkemesinin kurulmasını canı gönülden destekliyoruz. Allah razı olsun Salih Kardeşimiz ve bu işe destek veren, gönül veren herkesten. Tarihte bütün dünyaya hakkı hukuku üstün tutan, gerçek insanlığı öğreten İslam Medeniyetidir. Türkiye’de yurdumuzda 600 yıl bütün dünyaya hakim olan, imparatorluklar ve kurduğumuz devletlerdir. Bu hakkı üstün tutacak batının köhne, kokuşmuş hukuk sistemi değil, gücü üstün tutan hukuk değil, Hak’kı üstün tutan İslam hukuku olacaktır. Malumunuz bildiğiniz gibi şu anda dünyadaki bütün hukuk sistemleri beşeri hukuktur. Bu beşeri hukuklar da kralların, derebeylerin ve daha sonraki insanların kendi düşünce, kendi sözleri ile yazılan hukuktur. Oysa ki Hak’kı üstün tutan, mazlumdan yana olan Allah’ın hukukudur, biz bundan yana olmak zorundayız.
Dünyada Hak’kı üstün tutan bir Savaş Suçları Mahkemesi ile bu sağlanabilir. İsrail’in yaptığı savaş suçuna gelecek olursak. Peygamber Efendimiz (s.a.v) döneminde 23 yıllık sürede yapılan savaşlarda ölen insan sayısı 450 kişi. İslam hukukunda savaş var mıdır, vardır. Ancak hak’tan hukuktan sıyrılmış, insanlara zulmeden, tabiata zulmedenleri hakka döndürünceye kadar, onlarla savaşarak, onları yola getirinceye kadar baskı uygulamaktır. Nihayetinde teslim olduğunda onun canına kıymamak vardır. Bunun yanında çocuklara savaş hukukunda dokunulmaz, yaşlılara dokunulmaz, kadınlara dokunulmaz, silahsız hiçbir insana zarar verilmez, tabiata zarar verilmez, hayvanlara zarar verilmez. Şimdi bu İsrail ne yapıyor? Yalnız, masum, kimsesiz, insanları yok ediyor. Tabiatı yok ediyor. Yolları dozerlerle, vinçlerle bozarak yok ediyor, elektriği yok ediyor, su kaynaklarını yok ediyor. Bu bir savaş suçudur. Bundan daha acı olan bir şey ise, kendisinden başka bütün insanları goyim dedikleri sapık bir düşünce ile hayvan gibi görmektedir. Kendilerini sadece insan olarak görmektedirler. Bugün Gazze’de yapılan zulümde bir nesli yok ediyorlar. Nesli nasıl yok ederler, insan neslinin en mukadder, en değerli varlığı annedir. İnsan neslini devam ettiren annedir. Bugün 9 bin küsür anneyi bilerek katlettiler. İnsan neslinin geleceği çocuklardır, bugün 11 bin çocuğu katlettiler. Bu bir savaş değil, bu bir nesli, insanlığı yok etmektir. Bu yok etmenin içerisinde Müslüman, Hristiyan ayrımı gözetmiyor, onlar. Oysa ki , bizim dinimizde bir insanı haksız yere öldüren, bakın insan diyor, Müslüman, Hristiyan, Yahudi demiyor. Bir insanı haksız yere öldüren “Cenabı Hak buyuruyor ki; ebedi olarak cehennemde kalacaktır”. Yani bu insanları haksız yere öldürenler elbetteki cenabı Hak’kın vaadi haktır. Ebedi olarak cehennemde kalacaklardır. Biz ne yapıyoruz? Biz de bu kötülüğü engellemek için , bütün insanların kurtuluşu için , Hak’kı hukuku için , yaşama hakkını sağlamak için, insan haklarına en uygun olan, “Savaş Suçları Mahkemesi”nin Türkiye’de kurulması elzemdir diyoruz. Hak’kı üstün tutan mahkemenin de Türkiye’de kurulabilecek bir mahkeme ile sağlanacağına inanıyoruz. Sizlere yaptığınız çalışmalardan dolayı teşekkür ediyoruz. Gazze’de savaşan o mücahitlerin sevabı gibi sevabı hanelerinize yazdığınızı hadisi şerifle Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v) beyan buyuruyorlar, bende sizlere müjdeliyorum. Allah gayretinizi daim eylesin, Allah celle yardımcınız olsun, Allah celle hepinizden razı olsun.